|
Sözlükte akıl; tutmak, sımsıkı kavramak, menetmek, korumak, anlamak, bilmek, çocuk için temyiz çağına ulaşmak vb. anlamlara gelir. İsfahani, ilmi kabul etmeye hazır olan güce ve bu güçle elde edilen ilme akıl demiştir.
Önemine binaen her disiplin kendi mantık örgüsü içinde aklı tanımlamaya çalışmıştır. Bu cümleden filozoflara göre akıl, eksik ve aldatıcı bilgiye karşı tutarlı ve doğru düşünce fonksiyonudur. Kelamcılar aklı; tarifi, mahiyeti ve nakil ile ilişkisinden dolayı farklı tanımlamışlardır. Mutezileye göre akıl, kesin bilginin kaynağı olarak tarif edilmiştir. Eşarilere göre akıl “zaruri bilgilerin bir kısmını bilmektir.” Maturidilere göre akıl; analiz ve sentez yapma kabiliyetidir. Yeni kelamcılara göre akıl; kalp ve ruhun madeninde, beyin ışığında bulunan bir nurdur ki, insan onunla beş duyu organıyla hissedilmeyen şeyleri anlar. İlk dönem mutasavvuflara göre akıl; hidayet karşılığında kullanılmış daha sonraki dönemlerde ondan şüphe edilmiş ve aşk, akıldan öncelenmiştir. Hukukçulara göre ise mükellefin, ferdi ve toplumsal sorumlulukları eda ehliyetidir. Güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan, faydalıyı zararlıdan temyiz kabiliyetidir.
Yedi yüz küsur ayetin akıl ve eşanlamlı kavramlardan bahsettiğini dikkate alırsak Kur'an-ı Kerim'in akla verdiği önemi anlarız sanırım. Bakara Suresi 76. ayeti, Allah'ın kelamını dinleyip anladıktan/akaluhu sonra tahrif edenlere güvenilmeyeceğini bildirirken, Ankebut 43. ayeti ise, ancak “âlimlerin aklettiği/anladığını” bildirir. Bakara 44. ayette, insana ma'rufu emredip kendisini unutanlara “akletmez misiniz” diye sorarak kendilerini kontrol etmelerini istemektedir. Mülk Suresi 67. ayette cehennem ehli, görevlilere hatalarını itiraf ettiklerinde akletseydik/düşünseydik veya dinleseydik bu durumda olmazdık diye düşünmediklerine hayıflanırlar. Haşr 59. ayette, “sen onları dışarıdan birlik sanırsın, hâlbuki kalpleri dağınıktır, çünkü onlar aklını kullanmayan bir güruhtur. Demek ki akletselerdi akıl onları birleştirirdi” buyryulur.
Bir şeyin iyiliği, özü, cevheri anlamında “lubb” da akıl anlamında olup birçok ayette ululelbab/aklıselim sahipleri diye hitap eder. (13/19) İnsanın onuruna yakışmayan zararlı şeylerden sakındırdığı için, akletmenin sonuna kadar kullanılması için “nuha” kelimesi akıl anlamında kullanılır. (20/54) Fecr suresinde, Fecre, on geceye, teke, çifte ve akıp giden geceye yemin ettikten sonra Hicr/akıl sahibi için bu yeminin değerine dikkat çekerek, Ad, Semud, İrem Firavunun fesadından korumanın öyle bir düşmemek için aklı kullanmamızın önemini vurgular. Nur Suresi 59. ayette “çocuklarınız buluğa erdiğinde” ayetinde hulum, akıl anlamında kullanılmıştır. Buradan cinselliğin, aklın kontrolünde olması gerektiğine dikkat çekilmektedir. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Kur'an'da din, inanç ve insanın duyguları söz konusu olunca akıl ve vahy birleşir, ancak yine de aslolan vahiydir.
Kur'an insanın kendi yaratılışına, ona verilen sonsuz nimetlere, hayvanların, bitkilerin, tabiatın, yerin ve göğün yaratılışının, güneş, ay, yıldızlar ve dağların, denizlerin, yeryüzündeki tabii olayların, rüzgârın, yağmurun, bulutun, suları yararak akıp giden gemilerin, yeryüzündeki eski yeni eserlerin değerlendirilmesinde aklın kullanılmasını ister.
Bir insanın dini benimsemesi ve yaşaması için olmazsa olmazların başında akıl ve bilgi gelir. Din akıl ile seçilir ve onunla sürdürülür. Akıldan yoksun olmak sorumluluğu kaldırır. Allah yolu gösterir, onun kılavuzluğunda yürümek insana ve akla düşer. İnsanın eylemlerine değer kazandıran, ilahi emirler karşısında sorumluluk yüklenen akıldır. İnsan için bu kadar önemli olan aklın zararlı unsurlardan korunmasını İslam en önemli amaçlarından biri olarak telakki eder.
Sahibini toplum içinde yük, sıkıntı ve kötülük vasıtası kılacak aklı korumalıyız ve geliştirmeyi gaye edinmeliyiz. Çünkü İslam toplumunda iyilik için yardımlaşma, kötülükle mücadelede dayanışma için sağlam akla ihtiyaç vardır. Ferdin aklı sadece kendisine değil, topluma da aittir. Kur'an birçok ayetinde akleden ya da akletmeyen toplumlardan bahseder.
Akli dengesini ve şuurunu kaybedenler toplumu ifsad ederler. Bundan dolayı hukuki ve siyasi sistemler bu duruma karşı tedbirli davranmalı ve aklın korunması için şu hususlarda tedbir almalıdırlar. En azından Müslümanlar olarak sorumlu davranmalıyız bunun için:
• Öncelikle aklı, şirkin pisliğinden kurtarmak gerekir. Şirk en büyük zulüm olup, müşrik de murdardır. Aklını kullanmayanı Allah murdarlık içinde bırakır. Şirk koşan toplumların tarihine bakıldığında, pislik içinde yok olan aklın, ne kadar acı verdiğini hissetmemek mümkün değildir.
Şirk koşan toplumlar, kan dökmekten, haksızlık yapmaktan, fesad çıkarmaktan geri durmadıkları gibi, birçok cinayetlerini de “şirk dini” onlara güzel gösteriyordu.
Şirkin bütünlüğünü parçaladığı, tabiatını bozduğu toplumların ıslahı ancak tevhid bilinci ile olur.
Tevhid inancına yabancılaşan insan aklı, saf ve dinamik haline ancak yine tevhid inancıyla kavuşabilir. Şirk hastalığına yakalanmış bir akıl vehimlerin, şüpheciliğin kurbanı olur. Doğrulardan şüphe edebilen akıl, yanlışları da doğru kabul edebilir.
• Aklı, gelenek, töre ve taklid zincirinden kurtarmak gerekir. Allah'ın indirdiğine çağrıldıkların da atalarının yolunu izleyeceklerini ileri sürenlere, Allah “ya ataları bilmiyor ve akletmiyorsalar da mı?”
Taklid eden, geleneğin veya törenin doğruluğunun ya da yanlışlığını sorgulamadan kabullenir.
• Heva ve hevesin, zan ve tahminlerin baskısından aklı korumak gerekir. Heva aklı devre dışı bırakan bir hastalıktır. Kur'an hevasını ilahlaştıranlardan haber verir. ( Furkan 43 ) Heva adalet duygusunu yok eder. Heva ilim ve irfan sahibini de aşağılık kılar. ( Araf 176 ) Hak ve hakikat hevaya tabi olduğunda nasıl göklerin, yerlerin ve ikisinde bulunanlar fesada uğruyorsa (Mü'min:71), toplumları sevk ve idare eden akıllar hevalarına uyduklarında, onurlarını, değerlerini ve geleceklerini karartırlar.
Aklı hevadan korumak, tevhid inancı ve ahlakını amaç edinen eğitim ve terbiye ile mümkündür. Cumhura rağmen batıyı kıble edinen Cumhuriyet rejimi ve laik diktatörlük, cumhurun bu yöndeki taleplerini siyasi ve hukuki sistem içinde yasaklarken halkın kendi imkânlarıyla bu ihtiyacını karşılamasına da müsamaha göstermemiştir. Akıldan, heva ve şehveti tahrik eden kurnazlığı, hak ve destekçileri, toplumu, bunalıma sürüklenmiş kitleler haline getirmiştir.
Dinini ve insanını ciddiye alan Müslümanlar her şeye rağmen aklın korunması amacından vazgeçmemelidirler.
• Aklı her türlü bid'at, modern ve eski tüm hurafelerden, mitolojik efsanelerden, sihirbazlık ve cincilik egemenliğinden de korumak gerekir.
Söz konusu problemler insanların hakikatin kaynağına, insanlığın tecrübesine ilahi vahye ve peygamberin örnekliğine ve önderliğine yönelmesini engelleyen curuf kabilinden, kirli bilgi ve iddialardır.
• Aklı perdeleyecek, onu devre dışı bırakacak, biyolojik her türlü yiyecek, içecek, psikolojik telkin ve tahriklerden de korumak gerekir.
İslam dini, aklı işlersiz kılan tüm yiyecek ve içecekleri haram kılmıştır. Binlerce gencimizin alkol, uyuşturucu ve kumar yüzünden ailelerine ve çevrelerine yük olduğunu, hatta kötülük aracı olduklarına herkes şahit olmaktadır.
Din adına, siyaset adına, ekonomik çıkar adına, hak ve özgürlükler adına, tarih ve gelenek adına, bilim adına aklı dışlamaya çalışanlar, aklı ölüme terketmişlerdir. Ölü akıl murdar akıldır.
Allah'ın doğuştan herkese bahşettiği akıl kabiliyetini, çeşitli endişelerle ifsad edenler akla savaş açan kimselerdir.
Sonuç olarak akıl nimetine sahip çıkmak, onu kimsenin emrine vermeden, kimseye kiralamadan sorumluluğumuzu yerine getirmeye çalışırken; Hz. Ali (ra)'ın şu beyitleri üzerinde daha çok düşünmemiz gerekir:
“Gördüm ki akıl iki kısımdır; doğuştan gelen ve işitilen.
Doğuştan geleni olmadıkça işitileni fayda sağlamaz.
Tıpkı göz görmediği halde güneş ışığının yarar sağlamadığı gibi.”
Favori olarak ekle (2) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 39
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |