|
İslam düşünce mirasının burçlarından sayılan İmam Gazali, aklı; “insanları hayvanlardan ayıran haslet, zaruri ve tecrübî ilim ve işlerin neticesi ile akıbetini anlayan garize(asıl)dir” şeklinde tarif eder. Seyyid Şerif Cürcani de et-Tarifat adlı eserinde; “Zatında maddeden mücerred fiilinde maddeye muttasıl bir cevherdir” şeklinde tarif eder. Aklın “Fiillerinde maddeye muttasıl” oluşu Havvas-ı Selime (Beş Duyu Organı) ile irtibatına işaret etmekte aynı zamanda da İslam ilim geleneğinde bilginin elde ediliş formülünü vermektedir.
Özetle; Faal bir akıldan, Akl-ı Selim’den bahsedilmektedir. Kur’an-ı Mübin’in akılla ilgili bütün vurgularında “Faal akıl”dan bahsedilmesi de ayrıca manidardır. Faaliyet halinde olan bir aklın faaliyet gösterdiği alan ile süreç, akıldan ziyade akıllardan bahsetmemizi de zaruri kılıyor! Yani cevherin araz ile olan irtibatında irtibatın nasıl sağlandığı ve bu sağlamadan neyin nasıl istimal edildiği mühim bir bahistir. İslam düşüncesinin kavramlaştırdığı “Akl-ı Selim” terkibi bu manada büyük önem kazanmaktadır. Akl-ı Selim terkibi İslam ilim geleneği içinde daha çok Akl-ı Müstefad şeklinde terkip olunmuştur.
İslam’ın temel hedeflerinden, korunması gereken beş ana ilkenin ikincisi olarak ele aldığımız “Akıl Emniyeti” hayatın insana yakışan bir şekilde idamesi için olmazsa olmazlardandır. İlk yazımızda bu esasların anası olan “Din Emniyeti”ni izah ederken; “Aklın selim faaliyet gösterebilmesi için dinin naslarına ihtiyaç vardır. Diğer korunması gerekenler de yine bu esas kavrama (ed-Din) tabidir” demiştik. Bu noktada Hz. Âdem kıssasında Hz Âdem ile eşinin akıllarını kullanarak bir neticeye vardıkları, nihayetinde de isabet edemedikleri aktarıldıktan sonra; “Hepiniz oradan inin size huden (yol gösterici) gelecektir. Kim ona (huden) uyarsa, onlara bir korku yoktur…” (Bakara 2/30–38) Ayet-i Celilesi dikkate alındığında, aklın doğru kullanılması için bir rehbere, bir öncüye ihtiyacı vardır. İşte bu huden/hidayet vahiyle teminat altına alınan, insanlığın saadet ile selametini amaçlayan vahiydir. Vahiy aklın doğru kullanılmasında en temel unsurdur.
İnsanı hayat içerisinde farklı kılan akıl melekesinin hayatı tanzimde; Dünya ile ahiret dengesini kurmada, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini ayrıt etmede icra ettiği fonksiyon dikkate alındığında, aklın neden muhafaza edilmesi gerektiğini daha iyi anlarız. Öyle ki; “Mantık ilmini bilmeyenin ilmine itimad edilmez” veya “Aklı olmayanın dini de olmaz” şeklinde formüle edilen ilkelerle olayın ehemmiyeti daha da belirgin hale gelmektedir.
Akıl emniyeti dediğimiz zaman temelde anlamamız gereken; İnsanın hayatını idame ettirirken kendi lehinde ve aleyhinde olanları bilmesi noktasında, aklını lehinde olanlar için faal kılmasıdır. Kendi lehinde olanlar için aklın faaliyet göstermesi de kuşkusuz ki; aklın hangi öncüllerle hareket ettiğini anlamamızı zaruri kılmaktadır. Bu sebeple çoğu kere “Hangi Akıl?” diyenler haklıdırlar.
Müslüman ferdin aklı kuşkusuz ki; Kur’an, Sünnet, İcma-ı Ümmet ve özellikle de Kıyas ile faal hale gelir. Kıyas ise salt bir analoji olarak değil, ilmi birikim ve tarihi tecrübe ile tescil olmuş “Kıyas-ı Fukaha” terkibinde ifadesini bulur. Bu Müslüman olabilmenin ve Müslüman kalabilmenin olmazsa olmazlarındandır.
Yukarıda kısaca değindiğimiz Hz. Âdem kıssası bu anlamda mühimdir. Şeytan mücerred cevhere bazı veriler sunarak onu faal hale getirip, fiilin neticesini kendi öncülleri (niyet ve aklı) ile arzularken, Âdem ile eşi(Havva) de verileri salt akıllarınca değerlendirerek bir neticeye varmışlardır. Olayda her iki taraf da aklını kullanmıştır. Aklın faal hale gelmesine imkân hazırlayan zemin de bir bahçe içinde ağaçlar ve o ağaçlardan bir ağaçtır. Ağaçlar içinde bir ağacın yasaklanmış olmasından ziyade yasaklanan o ağaca şeytani aklın yüklediği fonksiyon karşısında aklın rehbersiz bir şekilde salt analoji yapmış olmasıdır. Sonsuz bir mülk, ölümsüzlük… Her akıl sahibi varlık bunu arzular. Ne var ki; bu varlığın biyolojik yönü içinde şekillenen aklın faaliyeti olmakla maluldür. Şeytanın yaratılışın cevheri olarak ateş ile toprağı mukayese etmesindeki ısrar ile kibrini anlayan akıl onun ağaca yüklediği değerlerin de biyolojik olduğunu anlaması gerekiyordu. Ne var ki; Âdem bunu anlamaktan uzaktaydı! Âdem bir varlık olarak akıl yürütmeyi bu şekilde yaparken aynı zamanda yokluk anlamına gelen Âdem’i de ihsas eden bir ıstırabın içindedir. Bu sebepten Âdem’in Adam(insan) olması, varlık içinde “Eşref-i Mahlûk” olması için Huden/Yol gösterici gerekiyordu. Âdem’in şahsında anlatılan insanlığın bu öyküsü aynı zamanda “Hel eta alel insani hıynun mine’d dehri lem yequn şey’en mezkûra/İnsan insan olarak zikredilinceye kadar, insan olnuncaya kadar üzerinden uzunca zaman geçti” vurgusunu da manidar kılmaktadır. Kur’an’ın bu kıssa içinde anlattığı vakıayı diğer Kur’an ayetleri ve yaşanan tecrübelerle bu şekilde özetleyen bizlerin aklı kuşkusuz ki; verilerden hareketle bu yorumu yapabilmektedir. Bu veriler elimizde olmasaydı, bu yorum ile yaşananlardan ders almaktan da mahrum kalacaktık!
Yine aklın tariflerinden biri de; “Eşyanın hakikatinin kendisi ile bilindiği şey”dir. Eşyanın hakikatini bilen aklın merkezi konusu da bu bahiste büyük önem arz eder. Baş/kafa ile sınırlanan bir aklı tasavvuru Müslüman bir aklın tasavvuru olmaktan çok, bugünkü tabirle pozitivist bir tasavvurdur. Aklın merkezi konusunda Kur’an-ı Hakim; “Kalp Körlüğü” vurgusunu da yaparak, aklın boyutlarına dikkat çeker.
Bir dergi yazısı için alabildiğine kapsamlı olan bu bahisten akl-ı selim’e yakışan bir netice elde etmek için son söz niyetine belki de şunları söylemek mümkün;
Yaşadığımız modern dünyada kendi asli kaynağı olan Huden/Vahiy’den alabildiğine uzaklaşan, ilmin yerine bilimi yerleştiren, kendi coğrafyasında aklı sadece baş/kafaya hapseden, bunu için özel yasalar (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) ihdas eden bir vasatın akıllıları (daha doğru bir ifade ile akılsızları!) olarak faal kıldığımız aklın Müslüman bir akıl olmaktan çok uzak olduğunu kabul etmekle işe başlamalı, akl-ı muhafaza etme gibi ciddi bir mevzudan ziyade kendi akılcıklarımızı korumak için alabildiğine sahici ve mütevazı olmalıyız diye düşünüyorum. En azından kendi adıma bunu söylemekle “Yazar kelimesiz yazıyor!” demeyi dürüstlük olarak telakki ediyorum. Bunu yaygın kullanıldığı şekli ile sizler “Kral Çıplak” olarak anlayınız.
Diğer yandan internet denilen yeni olgunun akıllar üzerinde kurduğu şeytani tahakküm ile akıllılara vaat ettiği; sonsuzluk, ölümsüzlük, beden fetişizmi… v.b. vesveseleri de düşündüğümüzde “Allah’ım aklımı koru!” demekten başka çaremiz de yok gibi. Tek çare sevap niyetiyle değil, namazlarda kıraat şeklinde değil, aksine tertil ile, tefekkür ile, tezekkür ile… Kur’an’ı okumak, anlamak ve anlatmaya çalıştığı, işaret ettiği alanları kavramaktır. Yani Huden’e tabi olmaktır. Bunu için ferdi okumalardan ziyade toplu okumalar yapmak ve akıl sahipleri olarak birbirimize sabrı ve hakkı tavsiye etmekle aklımızı emniyet altına alabiliriz. Yetişkinlerin atması gereken bu zaruri adımlar atılmadan, neslimizi ve ehlimizi korumak, hele cemiyetimizi iğvalardan, malumat yığınlarından korumak, yani aklımızı muhafaza edip emniyet altına almak mümkün gözükmemektedir.
Favori olarak ekle (2) | Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Görüntüleme sayısı: 27
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |